Çarpıcı uyarı: ‘Reformlar olmazsa, Rum’a bağımlı oluruz’

Çarpıcı uyarı: ‘Reformlar olmazsa, Rum’a bağımlı oluruz’

KKTC’nin Eski Maliye Bakanı Özgür, Kıbrıslı Türklerin alım gücünü sert biçimde düşüren kur krizini ve krizden çıkmak için atılması gereken adımları Cumhuriyet’e değerlendirdi. Özgür, ‘Türkiye’nin görevi, özel sektörü güçlendirmek doğrultusunda KKTC’de ekonomik reformları desteklemek olmalıdır’ dedi.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) 2015-2016 yasama yılında görev yapan Eski Maliye Bakanı Birikim Özgür, Kuzey Kıbrıs ekonomisini darboğaza sokan kur krizine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. KKTC hükümetinin uygulayabileceği bütçe politikasının sınırları olduğunu belirten Özgür, sürekli tekrar eden krizlerden özel sektörü güçlendirecek yapısal reformlarla çıkılabileceğini öne sürdü. Türkiye’den dolarla ithalat yapıldığına dikkat çeken Özgür, “ikili sözleşmelerle piyasanın TL’leştirilmesi gerektiğini” vurguladı. Kıbrıslı Eski Maliye Bakanı, Türkiye’den KKTC’ye bütçe açığını kapamak için yapılan yardımların “bozuk yapıyı ayakta tutmaya yaradığını” belirterek, “Türkiye’nin görevi reformları desteklemek olmalıdır” yorumunu yaptı.

Türk Lirası’ndaki değer kaybının etkisi, Kıbrıs’ta iki kat daha fazla hissediliyor. Siz TL krizini nasıl değerlendiriyorsunuz? KKTC hükümetinin aldığı tedbirler yeterince etkili mi?

Yapılabilecekler sınırlı. Her ülkede yaşanabilecek süreçler bunlar ama Kıbrıs’ta daha çok yabancı para kullanıldığı için piyasayı çok ciddi şekilde etkiliyor kurlardaki oynamalar. Ve bu, hayat pahalılığı şeklinde vatandaşa yansıyor. Biliyorsunuz döviz Ağustos ayı itibariyle çok yükseldi ama şimdi ciddi bir düşüş var. Bununla birlikte, her ne hikmetse bu düşüş Kıbrıs’ta piyasaya çok yansımıyor. Bunun sebeplerini bulmak ve enflasyonla mücadele kapsamında bazı zor kararlar almak gerekir.

Kıbrıs’ta kamu sektöründe yüksek sayıda ücretli çalışan insanımız var. Bizim eşel mobil uygulaması diye ifade ettiğimiz, hayat pahalılığına karşı kamu çalışanlarının maaşlarını arttırmaya yönelik uygulamada, yılın son üç ayı için bir dondurma söz konusu. Böylece maaş artışlarını dizginleme politikası uygulamayı deniyor hükümet. Ancak bu ne kadar yeterli olacak, şu anda bilemiyoruz. Halihazırda enflasyon oluşmuş durumda ve oluşan enflasyon nedeniyle çok ciddi maaş artışları, yüzde 30’a yakın bir maaş artışı, Ocak ayı itibariyle kamu çalışanlarına yapılacak. Bu da dövizin düşüşüne bağlı olarak piyasanın rahatlaması, enflasyonun düşmesi sonucunu negatif yönde etkileyecek.

‘REEL SEKTÖRÜ GÜÇLENDİRMEMİZ ŞART’

Öncelikle şunu tespit etmek lazım, 1974 sonrasında Kıbrıs’ın kuzeyinde kurulmuş olan sistem çarpık bir sistem, sağlıklı bir ekonomiden söz etmiyoruz. Az önce ifade ettim, kamu ağırlıklı bir rejim var Kıbrıs’ın kuzeyinde. Yani reel sektör güçlenmiş değil, ihracatımızla ithalatımız karşılaştırıldığında, ithalat 10 kat daha fazladır. İhraç ettiğimiz mallar da narenciye ve süt ürünleri gibi çok gelir getirici olmayan ürünler. Ülkeye gelen öğrenciler ve turistler cari açığı bir ölçüde kapatsa da bizim özel sektörümüzü güçlendirmemiz şart. Mevcut kamu ağırlıklı rejimi bir şekilde reel sektör ağırlıklı bir ekonomik yapıya dönüştürmek mecburiyetindeyiz.

Bu da birtakım yapısal değişiklikleri gündeme taşıyor. Bununla ilgili hükümetlerin ne yapması gerektiği yıllardır konuşuluyor ama gereken reformların hayata geçirilmesi noktasında siyasi irade oluşmuyor. Örneğin, bütçe görüşmeleri yapılıyor mecliste. Milletvekillerinin üzerinde durduğu konu, biz nasıl kamu çalışanlarına daha fazla kaynak, maaş sağlayabiliriz ki onlar mutlu olsun. Böylece bizi de seçimde mutlu etsin. Bu değişimi engelliyor. Kamunun daha verimli olması için yapılması gerekenler sürekli öteleniyor. Kamu hizmetlerinin kalitesi artamıyor çünkü kamu bütçesinin neredeyse yüzde 80-90’ı sadece maaş ödemeleri için kullanılıyor, kamu hiçbir yatırım yapamıyor. Bir kısır döngü var burada. Bunun da ötesinde, reel sektörün önünü açabilmek için kamu reformuna ihtiyaç var ki, kamu düzenleyici ve denetleyici pozisyonunu güçlendirebilsin, ayağa kalkabilsin.

‘TÜRKİYE İLE TİCARET BİLE DOLARLA’

KKTC Merkez Bankası’nın para politikası araçlarını bağımsız bir şekilde kullanamamasının, bugün yaşanan ekonomik sorunlarda ne kadar payı olduğunu düşünüyorsunuz? Böyle bir durumda, hükümet ne yapabilir?

Sorunun kökeni zaten TL ve Kıbrıslı Türklerin hiçbir para politikası enstrümanına sahip olmaksızın bu para birimini kullanıyor oluşu. Bununla ilgili iki alternatif görüş var ülkemizde. Birincisi, TL kullanmaktan vazgeçelim görüşünde olanlar. Bu kesim genelde Türkiye ile ilişkilere pek sıcak bakmıyor, Kıbrıs’ta bir çözüm olsun ve biz de Euro kullanmaya başlayalım diyerek kendilerini ifade ediyorlar. Ama pratikte bunun uygulanması olanaksız. Yani siz tanınmamış bir ülke olarak ortaya atılıp da ben artık Euro kullanacağım diyemezsiniz. Bunun Euro Bölgesi, Avrupa Merkez Bankası gibi bir sürü kuralı vardır. Geriye ikinci alternatif kalıyor, o da piyasayı TL’leştirmek. Eğer geliriniz TL ise TL ile harcama yapmanız durumunda böylesi kur krizleri sizi asgari seviyelerde etkileyecektir.

Türkiye ile yaptığımız ithalatta bile dolar bazlı sözleşmeler imzalanıyor, yani ticaret yabancı para birimleri ile yapılıyor. Türkiye ile ikili anlaşmalar yoluyla bunu TL’leştirmek mümkün olabilir. Bunun yanı sıra, Kıbrıs’ta üniversite öğrencilerinin ve halkın bütününün en çok yabancı para kullandığı alan ev kiraları. Hükümet kira sözleşmelerinin TL’leştirilmesini teşvik eden birtakım yasal düzenlemeler gündeme getirildi ki kiracılarla ev sahipleri sözleşmelerini TL üzerinden yapsın ve bu gibi krizler kiracıları asgari seviyede etkilesin. Bununla ilgili atılması gereken adımlar, bana sorarsanız, atılabildiği kadarıyla atıldı. Yani buradaki hükümetin, devletin çok da müdahale edemeyeceği bir krizle karşı karşıya olunduğu bence göz ardı edilmemelidir.

‘TÜRKİYE KKTC’DEKİ REFORMLARI DESTEKLEMELİ’

Zaten mali yapımız batık durumda. Kronik bir mali kriz içerisinde olan bir devlete sahibiz; kamu iç borçlarını hiç ödeyemiyor, faizlerini dahi ödeyemiyor devlet. Dış borcunu, zaten sadece Türkiye’den alan bir ülke konumundayız, Türkiye talep dahi etmiyor. “Şu kadar borcunuz vardır, vadesi şu tarihtir, faizi şu kadardır, bize bu borcu ödemek zorundasınız” gibi bir yaklaşım içerisinde değil Türkiye, Kıbrıs’ın özel koşullarından dolayı. Böyle bir avantajımız var aslında bakarsanız ama nihayetinde baktığımızda toplam iç borç ve dış borç bütçemizin neredeyse 2-3 katına ulaşmış durumda, Maastricht kriterlerinin çok ötesinde bir borç yapısı ile karşı karşıya olan bir devletten bahsediyoruz. O nedenle, piyasada oluşan aşırı fiyat artışlarını, Türkiye’deki gibi vergi indirimleri yaparak düşürmesi mümkün değil bu devletin. Çünkü şurası bir gerçek; evet vergileri düşürürseniz piyasa rahatlayabilir, fiyatlar biraz düşebilir ama günün sonunda kamu maliyesini de yüzdürmek zorundasınız.
Küçük bir ekonomi, küçük ve güçsüz bir kamu maliyesi olan bir devlet var. Siz bu devlete çok yüklenemezsiniz. Yüklendiğiniz anda bütçe açıkları büyür, bütçe açıkları büyüyünce avuç açmaya başlarsınız. Nitekim dış yardım sorunu çok büyük. Uzun yıllardır Türkiye’nin dış yardımları ile ayakta kalan bir ülke söz konusu. İki devletin birlikte oluşturduğu politika, orta ve uzun vadede bu mali yardım bağımlılığının ortadan kalkması ve sistemin kendi ayakları üzerinde durabilmesini hedefliyor. Dolayısıyla Türkiye de artık bize bütçe açıklarımızı kapatmak üzere bir kredi imkanı sunmuyor. Türkiye artan oranda bizim sistemimizi güçlendirmeye yönelik atacağımız adımları, yani reformları destekleme vaadinde bulunuyor ve bu süreç çok kritik bir aşamada bana sorarsanız. Eğer böylesi bir kriz sırasında, Türkiye, KKTC’nin bütçe açıklarını kapatmaya başlarsa, bu kez de uzun yıllardır olduğu gibi aslında bizim bozuk yapımızı ayakta tutan ve daha da büyüten bir yanlış dış yardım politikası uygulamış olur. Bu nedenle Türkiye’nin üzerine düşen görev, reformları desteklemek, asla KKTC’nin kendi içinde alınması gereken kararların ötelenmesine neden olacak şekilde bütçe desteği sunmamaktır.

Kıbrıs’ta çok sayıda güçlü kooperatif var. Meslek örgütleri de bunları destekliyor. Kooperatifçiliğin, Kıbrıs ekonomisinde oynadığı role ilişkin ne düşünüyorsunuz?

Çok önemli bir nokta bu çünkü biz reel sektör güçlendirilmeli dedikçe insanların aklına ilk gelen nedir? Özelleştirmeler, devlet piyasadan çekildikçe yabancı şirketlerin gelip bizim üretim araçlarımıza el koyması veya sahip olması gibi, biraz da insanları ürküten senaryolar… Halbuki reel sektörü güçlendirmek, öncelikle yerelden yapılabilecek bir iş. Burada da üretimi artırabilmenin en temel noktası kolektif çalışmadır, kümelenmedir, kooperatifçiliktir. Ama bunu yaparken de çağdaş metotlarla, rekabet gücü yüksek üretimi sağlamak adına bu gibi birlikteliklerin gündeme getirilmesi şarttır. Kıbrıs’ta kooperatifçilik güçlü ama daha ziyade iş bankacılığa dönmüş durumda. Üreticilerin bir araya gelerek güçlerini birleştirdiği, örneğin ortak bir solar sistem kurup enerji maliyetlerini düşürme veya ortak bir dağıtım ağı oluşturma, ortak depolama gibi birtakım girişimlerde bulundukları söylenemez. Burada daha ziyade kemikleşmiş bir yapı içerisinde, kooperatif adı altında bankacılık faaliyetleri yürütülüyor ve üretimi artıracak, rekabet gücünü yükseltecek girişimler gerçekleşmiyor.

‘HÜKÜMETLER KOOPERATİFLERE BORÇLU’

Üstelik banka gibi faaliyet yürüten kooperatifler, bankacılık sisteminde de neredeyse yüzde 20’nin üzerinde payla, en yüksek hacme sahip. Uzun yıllar boyunca siyasiler ne zaman dara düşseler ya Türkiye’nin kapısını çaldılar ya da bu bankalardan borçlandılar. Ne yaptılar? Maaş ödediler bu alınan borçla, yani yatırım yapılmış da değil. Bu sürece bağlı olarak oluşan kamu borçlarının önemli bir kısmı, bu kooperatif bankalarına… Bu çok tehlikeli, şu anda konuşmak istemeyeceğim, riskli bulduğum bir konu.

Bir devlet politikası olmalı bu kooperatiflerle ilgili. Devletin üreticilere birtakım hibe programları ile “Siz bir araya gelin; depolama, dağıtım, enerji yatırımlarınız, ortak yapacağınız her işte ihtiyaç duyacağınız finansman hibe şeklinde bizim tarafımızdan karşılanacak” demesi gerekiyor. Bu fakir devlet bunu nasıl yapacak, sorusu gelebilir akla. Türkiye Cumhuriyeti’nin az önce de açıklamaya çalıştığım üzere, cari harcamalara değil ekonomiyi güçlendirmeye dönük olarak bize katkı yapmaya hazır olduğunu biliyoruz. Örneğin 2018 yılında reel sektörü güçlendirmek için ayrılan hibe kaynağı 212 milyon TL. Bunun bir kısmını kooperatifleri güçlendirmek için kullanmaya ayırabilirsiniz. Yani burada bir finansman sorunu da yoktur.

Türkiye’nin birtakım reform progamlarını finanse etmeye hazır olduğunu söylediniz? Türkiye, KKTC’de nasıl bir ekonomik programı destekler? Türkiye’de uygulanan ekonomik programların Kıbrıs’a model olabileceğini düşünüyor musunuz?

Türkiye kendine özgü bir ülkedir. 2000’li yıllardan itibaren iyi büyümüş ama yanlış modellerle büyümüş bir ülke. Kamu maliyesini ıslah etmiş, bu anlamda dünyada örnek olabilecek bir yapı oluşturmuş ama sürdürebilir büyümeyi sağlayamamış. Beton ekonomisi üzerine kurulmuş bir büyüme perspektifi vardı ve en sonunda bu duvara çarptı. Bunu herkes görüyor, biliyor. Dolayısıyla Türkiye’nin acilen eğitime yönelmesi, insan kaynaklarını geliştirmesi ve teknoloji üretimi noktasında alternatiflerini çoğaltması şarttır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin günahlarını da sevaplarını da analiz edip burada bizim kendi özgün politikamızı oluşturmamız gerekiyor.
Dünyadaki koşullar, bize devletlerimizi adeta birer şirket gibi yönetmeyi dayatıyor. İdeolojik olarak hoşunuza gitmeyebilir ama bu bir dünya gerçeğidir ve siz var olmak istiyorsanız bir biçimde bir ucundan bunlara dokunmanız şart. Başka türlü bu dünyada güçlü bir devlete sahip olamazsınız. Kıbrıslı Türkler açısından devlet oluşumu sürecini ileri taşıyamazsınız. Bu nedenle ben kamunun küçülmesi noktasında Türkiye’dekine benzer bir politika izlenmesine karşı değilim.

Bu konudaki tartışmaların belli bir olgunluğa ulaştığını da düşünüyorum Kıbrıs’ta. Biz bunları ilk söylediğimizde çok ciddi tepki ile karşılaştık. İlk kez bu kamu-özel işbirlikleri gündeme geldiğinde, Türkiye’de de benzer tartışmalar yaşanmıştır diye tahmin ediyorum.

‘REFORMLAR YAPILMAZSA RUMLARA BAĞIMLI OLURUZ’

Özellikle TL’nin değer kaybından sonra, Kıbrıs sorununun çözümü beklentisi ile ekonomik durum arasında daha fazla bağlantı kuruldu. Bazı kesimler Euro’ya geçme talebini gündeme getirdi. Çözüm ve KKTC ekonomisi arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Müthiş bir bağlantı var. Kıbrıs sorunu çözülürse bizim ekonomimiz önümüzdeki 20 yılda 7 kat büyüyebilir ama Kıbrıs sorununun çözülmediği koşullarda, bahsettiğim yapısal dönüşümü hayata geçirmemiz halinde, 2 kat büyüyebilir. Çözüm vizyonunda müthiş bir potansiyel var ve bu bilimsel ekonomik çalışmalarla ispatlanmış durumdadır. Ticaretin önü açılacak, gelecek olan turist sayısı artacak, burada finans sektörü çok ciddi şekilde gelişecek. Ancak her halükarda, biz reformları gerçekleştirmeliyiz. Olur da çözüm gerçekleşirse, hazır olmuş oluruz. Güney’le eşitlenmiş olur koşullarımız. Bir tarafta arkaik kamu ağırlıklı bir yapı, diğer tarafta ekonomisi gelişmiş bir yapı… Bu şekilde, nasıl siyasi eşitlik ortamı sağlanacak. Bugün Türkiye’ye mali yönden bağımlı olan Kıbrıslı Türkler, eğer reformlar bugünden hayata geçirilmezse, olası bir çözümden sonra Kıbrıslı Rumlara bağımlı hale gelecek. Bu da Kıbrıs’ta çözümün sürdürülebilirliğini çok olumsuz yönde etkileyecektir.

Benim görüşüm şudur; çözüm alternatifine kapıyı kapatmayalım. Ama Kıbrıslı Rumlar özellikle de o siyasi eşitlik noktasında, bir türlü beklenen kıvama gelmiyor, gelemiyor. Niye? Çünkü bizi eşit görmüyorlar. Haklılar mı? Evet haklılar. Yani Tükiye’ye bağımlı, Kıbrıslı Rumlar ile kıyaslandığında nüfus olarak da az bir toplumdan söz ediyoruz. Çözüm olunca bu kez onlara bağımlı, nüfus olarak az bir yapı gündeme gelecek. “Niye eşit olalım, birilerine bağımlı olan bu toplumla biz eşit olabilir miyiz hiç?” gibi bir psikolojileri var. Rum kesimindeki bu psikolojiyi de yenebilmek adına, bizim reformlarımızı hayata geçirmemiz gerekiyor hızlı bir biçimde.

‘PİYASAYI TL’LEŞTİRMEK DAHA GERÇEKÇİ’

Euro tartışmalarını da bu bağlamda ele almakta fayda var. Biz ne istiyoruz, güçlü bir sistem mi istiyoruz? O zaman piyasayı TL’leştirmek Euro kullanımından çok daha ağırlıklı bir alternatif olarak önümüzde duruyor. İçte bütün sorunlarımızı sadece ama sadece bir çözüm sayesinde ortadan kaldırabileceğimizi düşünen bir siyasi damar var. Bu damar reformlara da karşı çıkıyor.

Yapılan saha araştırmalarında geçmişte halkın yüzde 80’inin tutumunu ifade eden “Çözüm olmadan hiçbir şey düzelmez” mantığı, bugün yüzde 30-40’lara düştü. Bu neyi gösteriyor? Halk, biz çözümden vazgeçmeyelim ama kendi sistemimiz de güçlendirmekten geri durmayalım şeklinde bir anlayış kazandı. Bunu da gözlemlemek gerekiyor.

Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi