‘Milliyetçilik yurtseverliğe ihanettir’

‘Milliyetçilik yurtseverliğe ihanettir’

Niyazi Kızılyürek-Yenidüzen yazarı

Niyazi Kızılyürek

Geçtiğimiz haftalarda Paris’te önemli bir toplantı gerçekleştirildi. Fransız devlet başkanı
Emmanuel Macron, Birinci Dünya Savaşının sona erişinin yüzüncü yılı vesilesiyle, insanlığın en karanlık sayfalarından biri olan bu savaşa katılan ülkelerin liderlerini Paris’e davet etti. Bu anlamlı anma toplantısında Donald Trump ve Recep Tayyip Erdoğan ve daha birçok hükümet temsilcisi hazır bulundu ama gözler ağırlıkla Almanya başbakanı Angela Merkel’e çevriliydi.

Bunda şaşılacak bir durum yok. Birinci Dünya Savaşında bir birini acımasızca katleden en çok Almanlar ile Fransızlar olmuştu. Şimdi bu iki ülkenin liderleri Paris’te ele ele tutuşarak bu korkunç savaşı birlikte lanetliyorlardı ve her ikisi de milliyetçiliğin ne kadar yıkıcı bir ideoloji olduğunu haykırıyorlardı.

Gerçekten de Birinci Dünya Savaşı milliyetçiliğin dehşetengiz eseri idi. Nitekim Emmanuel Macron yaptığı konuşmadı, “milliyetçiliğin yurtseverliğe” ihanet ettiğini söyledi. Fransa’nın başka bir devlet başkanı, Francois Mitterrand, yıllar önce milliyetçiliğin “üçkağıtçıların sığınağı” olduğunu ifade etmişti.

Milliyetçilik ile yurtseverlik arasında önemli farklar olup olmadığını şimdilik bir kenara bırakıp Macron’un ifadesine yoğunlaşalım. Macron, “milliyetçilik yurtseverliğe ihanet eder” derken kast ettiği şey, milliyetçiliğin saldırgan bir ideoloji olarak başkalarına olduğu kadar, kendi ülkesine de, hatta milli çıkarlara da zarar verdiğidir.

Gerçekten de, milliyetçilik öylesine uyuşturucu bir afyondur ki, siyasi elitlerin ve onların etkisiyle toplumların da gerçeklikle bağlarını koparır. Birinci Dünya Savaşında insanlık bu ruh hastalığını bütün çıplaklığıyla gördü.

Uzağa gitmeye gerek yok. Savaşa katılan Yunanistan ve Osmanlı İmparatorluğu tam da böylesi bir “milliyetçilik zehirlenmesi” yaşıyorlardı. Bir tarafta Yunanlı politikacıların Megali İdea tutkusu, diğer tarafta da Jön Türklerin “büyük Türk İmparatorluğu” hayali iki ülkeye de büyük felaketler getirdi. Jön Türklerin Pantürkist hayalleri Osmanlı İmparatorluğu’nun bitirdi. Yunanlılar ise savaşın sonuçlarını fırsat bilerek, Megali İdea’yı gerçekleştireceklerine, Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kuracaklarına inanarak Anadolu içlerine kadar ilerlediler ve felaketle sonuçlanan bir maceraya atıldılar. Bir buçuk Milyon Yunanlı Anadolu’yu terk etmek zorunda kaldı.

Gerçekçilikle bağları sağlam olan Mustafa Kemal, savaştan sonra Jön Türklerden farklı olarak Türk milliyetçiliğini Türkiye sınırları içine hapseden politikalar izledi ve Pantürkizm’e son verdi. Elefteros Venizelos da “Küçük Asya Felaketinden” sonra, gerçekçi politikalara sarıldı ve Megali İdeanın öldüğünü ilan etti.

İki lider kısa sürede Türkiye ile Yunanistan arasında yakınlaşma köprüleri kurdular. O kadar ki, Venizelos 1934 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ü (bu soyadını 1934 yılında almıştı) Nobel Barış Ödülüne aday gösterdi. Venizelos Nobel jürisine gönderdiği mektubunda Atatürk’e övgüler düzüyor, üstün başarılarından söz ediyordu. Atatürk’ün laik bir devlet kurması, yüzünü Batı’ya dönmesi, savaşlara son vermesi bu başarılardan sadece bazılarıydı.

Venizelos ve Atatürk bir bakıma Fransa ile Almanya’nın İkinci Dünya Savaşından sonra başlattıkları ve günümüzde doruğa tırmanan yumuşama ve işbirliğine benzer bir yakınlaşmayı ta o yıllarda hayata geçirmişlerdi. İki ülkenin ilişkileri süratle iyiye gitmiş, karşılıklı ziyaret ve iyi niyet jestleriyle savaşın acılarını gidermeye çalışıyorlardı.

Ta ki, Kıbrıs Sorunu kara kedi gibi aralarına girene kadar…

Birinci Dünya Savaşı ve onu izleyen Türk-Yunan savaşı sonrasında hem Megali İdea çökmüş hem de Pantürkist hayaller sona ermişti. Elefteros Venizelos Kıbrıslı Rumları Enosis ısrarından vaz geçmeye davet ediyor ve Kıbrıslı Türklerle iyi ilişkiler kurarak İngilizlerden özerklik koparmalarını salık veriyordu. Atatürk ise Türkiye’nin “Dış-Türkler” diye bir meselesi olmadığını söylüyor ve adada görevli konsolos Asaf Bey aracılığıyla isteyen Kıbrıslı Türkleri Türkiye’ye yerleşmeye davet ediyordu.

Ne var ki hem Kıbrıslı Türk hem de Kıbrıslı Rum elitler Venizelos ve Atatürk’ün yolundan değil, marazi Megali İdeacılarla Pantürkistlerin yollarından gitmeye yöneldiler. Yunanistan ve Türkiye’de faaliyet gösteren ve “daha büyük bir Yunanistan” ile “daha büyük bir Türkiye” hayali gören saplantılı milliyetçi gruplarla ve derin devlet yapılanmalarıyla özdeşleştiler. Popülist politikacılar da Kıbrıs’tan yükselen Enosis ve Taksim sloganlarını iç politika malzemesi olarak kullanmaya kalkışınca, iki ülke yeniden savaşın eşiğine sürüklendi. Kıbrıs ise kısa bir süre sonra çanak gibi ikiye bölündü.

Evet, milliyetçilik yurt sevgisini istismar ederek hem başkalarına hem de kendi yurduna büyük zararlar verebiliyor.

Ve maalesef, bu uyuşturucu afyon bunca vahim deneyime rağmen günümüzde yeniden tırmanışa geçmiştir. Macron ve Merkel’in belirttiği gibi milliyetçilik yaşlı kıtada Avrupa Birliği’ni tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Kıbrıs ise milliyetçiliğin kıskacında helak bir ülke olmaya devam ediyor…