AB, Doğu Akdeniz’de sorumlu davranmıyor

AB, Doğu Akdeniz’de sorumlu davranmıyor

Sedat Ergin
Sedat Ergin

AB liderleri, açıkladıkları bildiride daha önceki zirvelerde alınan bir dizi karara atıf yapıyor, bu şekilde söz konusu kararlarda kayda geçirdikleri resmi tutumlarını bir kez daha hatırlatmış oluyorlar. Bunları incelediğimizde, Türkiye’nin bir süredir Doğu Akdeniz’de yürüttüğü sismik araştırmalar ve sondaj faaliyetlerinden ciddi bir rahatsızlığın ifade edildiğini görüyoruz.

*

Atıflar arasında 22 Mart 2018 ve 20 Haziran 2019 AB zirveleri sonunda açıklanan kararlar önemli. Çünkü her iki bildiride de açık ifadelerle Türkiye’nin “Ege ve Doğu Akdeniz’de yürüttüğü yasadışı eylemleri” nedeniyle “kuvvetle kınandığı” duyuruluyor. Aynı kararlarda, Türkiye’ye “Kıbrıs’ın kendi doğal kaynaklarını araştırma ve bunları kullanma hakkına saygı göstermesi” çağrısı yapılıyor.

Bu arada, 20 Haziran 2019 kararında sondaj faaliyetleri nedeniyle Türkiye’ye karşı önlem alınması düşüncesi de ilk kez bir AB pozisyonu olarak ifade ediliyor. AB, daha sonra ‘kısıtlayıcı önlemler’ olarak formüle edilen yaptırımlar konusunda şu ana kadar ciddi bir adım atmış değil.

Keza, son metinde yine ağır ifadelerin yer aldığı 17-18 Ekim 2019 ve dolaylı bir şekilde 15 Temmuz 2019 zirve kararlarına da atıflar var. Sonuncusu özellikle önemli, çünkü bu metinde Türkiye’nin faaliyetleri yine ‘yasadışı’ olarak nitelendirilmekle birlikte “Münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığının sınırlanmasının uluslararası hukuka tam saygı ve iyi komşuluk ilişkileri ilkesiyle uyumlu bir şekilde diyalog ve iyi niyetle yürütülecek müzakerelerle çözüme bağlanması” öngörülüyor.

Bu metinde ‘uluslararası hukuk’a yapılan gönderme ve müzakere gereğinin Rum Yönetimi’nin Türkiye’ye çağrısı üzerinden vurgulanması Ankara’nın resmi pozisyonu açısından rahatsızlık yaratan unsurlar. Ancak yine de çözüm için ‘diyalog ve müzakere’ yolunun vurgulanması, her şeye rağmen önem taşıyor. Çünkü, ortada en azından müzakere edilmesi gereken ‘sınırlama’ya ilişkin bir mesele olduğunu kabul etmiş oluyor AB.

*

Bu referansların üzerinden gittikten sonra yeniden geçen haftaki bildiriye dönebiliriz. Liderler, zirve bildirisinde yaptıkları atıflarla özetlediğimiz bütün bu pozisyonlara bağlı olduklarını bir kez daha söylemiş oluyor ve hemen ardından yeni bir unsur olarak Türkiye-Libya anlaşması konusunda şu görüşleri kayda geçiriyorlar:

Türkiye ile Libya arasında Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlanmasına ilişkin mutabakat muhtırası üçüncü devletlerin egemen haklarını çiğnemekte, Deniz Hukuku ile bağdaşmamakta ve üçüncüdevletler açısından hiçbir hukuki sonuç doğurmamaktadır. Konsey,Türkiye’nin bu eylemleri karşısında hiçbir tereddüde yer bırakmayacak bir şekilde Yunanistan ve Kıbrıs’la olan dayanışmasını bir kez daha beyan etmektedir.”

*

Görüleceği gibi bu bildiri, olabilecek en açık dille AB’nin bir tarafta Türkiye, diğer tarafta Yunanistan ve Rum Yönetimi’nin yer aldığı Doğu Akdeniz’deki ciddi bir anlaşmazlıkta mutlak bir dayanışma içinde kendi üyelerinin yanında durduğunu gösteriyor.

Aslında daha önceki bildirilerle birlikte değerlendirildiğinde, AB’nin Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 2004 yılında ilan etmiş olduğu münhasır ekonomik bölgeyi aynen tanıdığını, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler nezdinde bu konuda yaptığı itirazları hiçbir şekilde dikkate almadığını görüyoruz. Özetle ‘Kıbrıslı Rumlar ne diyorlarsa bizim için esas olan odur’ diye özetleyebileceğimiz bir tutum bu. Ancak yine aynı metinlerde bir şekilde müzakere edilmesi gereken bir anlaşmazlığın var olduğu kabul ediliyor. AB, burada yadsınamayacak bir çelişki içine düşüyor.

Türkiye’nin 1982 yılında sonuçlandırılan Dördüncü Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmamasına karşılık, bu sözleşmeye dayanarak Türk tezlerine karşı çıkılması AB tutumunun bir diğer problemli yönüdür.

*

Karşımızdaki tablo, Kıbrıs sorunu çözüme kavuşturulmadan Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği’ne tam üye kabul edilmesinin gelecekte ne gibi mahzurlara yol açacağı hususunda 2000’li yılların başlarında Ankara tarafından yapılan bütün uyarıların bugün ne kadar haklı çıktığını gösteriyor.

Eğer KKTC, Kıbrıs sorununun çözümü için üzerine düşen sorumluluğu 2004 yılında düzenlenen referandumda BM’nin hazırladığı Annan Planı’nı kabul ederek yerine getirmemiş olsaydı, AB’nin Rum Yönetimi’nin pozisyonuna bu şekilde destek vermesi bir noktada belki anlaşılabilirdi. Oysa referandumda bu plana ‘hayır’ diyerek soruna çözüm bulunmasını engelleyen Kıbrıs Rum Kesimi olmuştur.

Çözümsüzlüğü tercih eden tarafın bugün Kıbrıs adına tek meşru otorite olarak kabul edilip, iddia ettiği ekonomik bölgedeki hidrokarbon rezervleri üzerinde kendisine açık bir çek verilmesi, AB’nin tutumu bakımından büyük bir sorumsuzluğa işaret ediyor.

Burada vahim olan, AB’nin Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip Türkiye’nin görüşlerini, beklentilerini hiçbir şekilde dikkate alma ihtiyacını duymuyor olmasıdır. AB, bu taraf tutumuyla Doğu Akdeniz’de giderek tırmanma eğilimi gösteren gerginliği yatıştırmak bir tarafa, teşvik eden bir rol oynamaktadır. AB izlediği tutumun Doğu Akdeniz’de işleri daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini ne zaman idrak edecektir?